İnsanın
eğleştiği yerle uğraştığı yeri birleştiren tarım toplumu düzenini, sanayi
toplumu düzeni alt üst etmiş, eğleşilen yeri barınağa dönüştürmüş, uğraşılan yeri de metalaştırmıştır.
Endüstri sonrası bilgi toplumu
düzeni ise; barınakla işliğin “tamamen bağımsızlaşmasını” kutsamış,
kurumsallaştırmış ve piyasa düzeninin birer verimli mekanizmaları haline
getirmiştir.
Örneğin günümüzde yüksek
ışıltılı akıllı plazalar, devasa fabrikalar, üretim yerleri insanı yadsıyan birer
gösteriş sembolü haline getirilirken, barınağın ulaşım aracının gıdanın toprağın
yatırım aracı olduğu fikri de birer kutsala dönüştürülmüş, tabiatın insana
sunduğu zenginlikler güzellikler yağmalanmış tarumar edilmiş, tüm bunlar neredeyse
insan ömrünün çileli bedeli haline getirilmiştir…
Mal yâda hizmetin, tasarımından
tüketimine kadar olan süreçlerinde ise; insanın yerini yüksek teknolojik makinalar, robotlar
ve yapay zekâlar alarak üretim adeta “insansızlaştırılmış”, yoğun iletişim gerektiren proje planlama dağıtım
pazarlama ve finans aşamaları ise otomasyon ağ bağlantıları ve dijital ilerlemelerden
fazlası ile nasiplenilerek adeta “kendi evreninden koparılarak mekânsızlaştırılmış”
olup, günümüzde daha da görünür ve yaşanır hale getirilmiştir…
Aynı zamanda karmaşık teknoloji
yoğunluklu üretim süreçlerinin başat hale gelmesi, az ölçekte nitelikli emek gücünün çoğul vasat
emek gücüne oranla fonksiyonel olmasına yol açmıştır.
Peki, “insansız ve mekânsız”
üretim neden icat oldu… ? Sonsuza dek sürdürülebilir olacak mı? Kendi ayağına
da sıkıyor olmasın… Özel mülkiyetçilik görünmez bir sihre mi dönüşüyor…?
Gezegenimize ait sayıları 7 milyarı
aşkın, insan türünün devamına ve mutluluğuna hizmet eden bir ilerleme midir…?
Kurulan düzen tüm insanlığa
eşitliği özgürlüğü kardeşliği, adil bölüşmeyi getirmekte midir…?
“İnsansız ve mekânsız” üretim
süreçlerinin çıktılarına sahip olmak, egoları
hazları hırsları ihtirasları sahiplenme ve hükmetme istekleri kırbaçlanmış,
vicdan ve adalet duyguları törpülenmiş, teknolojik ve bilimsel ilerlemeyi insan
ve ait olduğu toplum aleyhine kullanan, hiçte
insani olmayan insan aklının eseridir. Özel mülkiyetçiliğin biriktirmenin “sihre”
dönüşmüş halidir.
Oysa tabiatta doğal olan veya
üretilen her şey de tüm insanların hakkı vardır. İçecek temiz bir bardak suya, doyacak
kadar sağlıklı gıdaya, solunacak temiz havaya çevreye, sağlıklı bir barınağa, sosyalleşmeye,
kendini gerçekleştirmeye, sevmeye, sevilmeye, anadan üryan bu dünyaya gelen ve tabiatın
doğal bir parçası olan her insan ve ait olduğu toplum tüm bunlara layıktır.
Büyük güç tabiat ana kendisinden
bir parça ve kendisiyle barışık olan hür ve eşit doğan her insana, eşit ve adil
davranır. Doğurduğu tabi afetler ile de söz konusu gerçekliği her daim
hatırlatır.
Tabiatın kanunudur. Özdeki gerçekliğin
üstünü, biçimdeki değişiklik hiçbir zaman örtemeyecek.
