24 Mart 2020 Salı

SALGIN HASTALIĞIN REÇETESİ; TOPLUMSAL EŞİTLİK BİRLİK DAYANIŞMA VE MÜCADELEDİR…



Salgın hastalığın kol gezdiği, hangi aşamada olduğuna dair tam bir bilginin henüz olmadığı günlerden geçmekteyiz. Böylesi geçilen zor zamanlarda kamu yönetimi de halkın yani kamunun sağlığını korumak üzere, üzerine düşen görev ve sorumluluklarını yerine getirmeye çaba göstermekte, isabetli kararlar ve önlemler de almaktadır. İşsizliğe açlığa ve yoksulluğa karşı yeterli önlemlerin alınması ise en acil beklentidir. Hükümetin görev ve sorumluluğudur…       

Salgın hastalığa karşı mücadele de gelinen aşama; siyasal iktidarı ve her türlü siyasal sosyal kültürel farklılıkları aşıp, toplumsal bir mücadeleye dönüşmüş durumdadır.

Salgın hastalığa karşı toplumun tüm bireylerinin, sivil toplum örgütlerinin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, meslek odalarının, siyasi partilerin, siyasal iktidarın ve kamu yönetimin öznesi olduğu bir seferberliğe katılımcı olunması, başarıyı mutlaka getirecektir.

Kamu hizmetlerinin sınırlandırılması ve ertelenmesine yönelik merkezi idarenin kararları ve tutumları, halkın gösterdiği olumlu ilgisi, basın ve medyanın bu alanda başarısı söz konusudur.
Mutlak bir başarıya hizmet etmesi maksadı ile asayiş, sağlık, itfaiye gibi en temel zorunlu hizmetler hariç, tüm kamu hizmetleri geçici olarak tümden sonlandırılmalıdır da. İnsanlar çok çok zorunlu kalmadığı sürece sokağa çıkmamalıdır.

Zaten normal zamanlardaki kamu hizmeti kapasitesi, bu günlerde  % 15-20 lere kadar inmiştir…  

Beş milyona yakın personeli ile kamu hizmetleri veren kurum ve kuruluşların, hizmet ölçeğine ve çalışan istihdamı şekline yönelik yayınlanan 2 genelge de belirtilen hususlar hakkında ise, taşra teşkilatlarınca hızla yorumlanıp uygulamaya geçirilmesinde aksaklıklar yaşanmaktadır. Özellikle genelge ile yetkilendirilen üst yöneticilerin, zaman geçirmeden şekli belirlenmiş yetki devri yapmaması, bir kez de kendi üstlerinden talimat beklentisi, normal zamanlarda bile yasayla yüklenmiş olağan görev ve sorumluluklarının bir kısmının bile yerine getirilmemesi söz konusudur.

Bahsi geçen genelgeler de; yapılacak uygulamalarda yöneticilerin istisna tutulması, tıkanmanın yâda yavaş işleyişin en önemli sebebidir. Oysa yaşam yâda sağlık tehdidi ile herkes ama herkes karşı karşıyadır. Burada mutlak bir eşitlik prensibi esas olmalıdır. Kamu hizmetlerinin %10 lara indiği koşullarda, yönetici sayısının da indirilmesi esas olmalıdır.

Bu zor günlerde, zamanında alınması gereken kararları almayan ve uygulama yapmayan tüm yöneticiler, gelecekte çekecekleri vicdan azabı ve yasal yaptırımlarla yüzleşeceklerini unutmamalıdırlar.   
   
         


15 Mart 2020 Pazar

KAMU EMEKÇİLERİ SENDİKAL HAREKETİ TARİHSEL BİR EŞİKTEDİR...



Günümüzde yaşanan ekonomik sosyal sorunlar, eşitsiz adaletsiz anti demokratik uygulamalar, üstüne üstlük son dönemlerde yaşanan ülkemizin açık bir savaşa sürüklenme hali yaşamımızı daha da zorlaştırma potansiyeli taşımaktadır. Mevcut olumsuz koşullardan elbette bir çıkış yolu vardır. Bu da ayrışmayı kutuplaşmayı artırmak yerine gerçeklik zemininde toplumsal barışı ve dayanışmayı artırmakla, temel meselelerde bir araya gelişlerin asgari düzeyinin artırılarak bir arada yaşamı sağlama yolunda çaba göstermekle mümkün olacaktır.

Hayat pahalılığı gerçek enflasyon yoksulluk işsizlik ulaşım barınma sağlıklı beslenme çevre iklim sağlık ve sosyal güvenlik alanında yaşanan sorunlar, gelir servet ve vergi adaletsizliği emekçilerin kaderi değildir. Siyasal iktidar icraatlarının birer sonucudur. İşte bu nedenle; Her emekçinin emek ve demokrasi alanında, güvenli bir gelecek ve insanca bir yaşam mücadelesine katılarak söz ve karar hakkını kullanma zorunluluğu, tarihte olmadığı kadar günümüzde elzem bir ihtiyaç haline gelmiştir. 

Mevcut koşullarda gerçek anlamda emekçilerin hak ve çıkarlarını koruyup geliştirme iddiasıyla var olan parti sendika oda dernek vakıf vb. kuruluşların etki alanı ve gücü de son derece sınırlıdır. Yani söz konusu alanda da her şey yolunda gitmemektedir. Milyonlarca emekçinin olduğu ülkemizde sendikalı emekçi sayısı % 10 ları geçmemektedir. Devlet sendikacılığının sembolü TÜRK-İŞ iflas etmiş, bindirilmiş HAK-İŞ hükümetin yancısı haline gelmiş, DİSK’ in ise hareket alanı daraltılmış vaziyettedir.

Kamuda ise; yenilenmenin yanı sıra liyakat ehliyet ve temsiliyet yetersizliği her boyutta yaşanmaktadır. Bu durum sendikal yaşama da yansımaktadır. Hükümet garantili ve açıktan destekçisi, üyesi en çok, şekil ve biçimden ibaret sendikalar zahiri görüntü yaratmakta, iki yılda bir yapılan toplusözleşme isimli komedi tiyatrosunda yalancı pehlivan rolünü oynamaktadırlar. Yaşanan böylesi bir durum, sendikayı sendika olmaktan, işveren hükümeti de işveren olmaktan çıkarmıştır. KESK’te ise; bastırılmanın yanı sıra sendika siyaset ilişkisine dair hatalı yaklaşımlar yöntemler ve tercihler en esaslı sorundur. Özellikle emekçi kimliğinin yerine tercihen ikincil kimliklerin görünür olması nedeniyle etki alanı ve gücü sınırlanmaktadır. Milyonlarca gencin oluşturduğu KPSS kuyruklarına, emeğine mesleğine ihtiyaç olunduğu halde işe alınmayan öğretmen ve diğer memur adaylarına, neredeyse açlık sınırında yaşayan memur emeklilerine, son tahlilde katsayı sistemine tabi olan asgari ücret düzenine, adaletsiz gelir servet dağılımına ve vergi sistemine-dilimlerine ilişkin aşağıdan yukarıya isabetli etkili sendikal politikalar ve mücadele pratiği oluşturulamaması da işin tuzu biberi olmaktadır. Örgütlenme alanında ise; İş kolu sendikacılığını ve yatay örgütlenme gereklerini terk ederek, merkezi ve dikey bir örgütlenmeye dönüşme hali, yabancılaşmanın yanı sıra yozlaşma tehlikesini getirmektedir.  
KESK’ in bastırılması ve iç hayatında yaşananlar, haliyle bağlı sendikalara ve şubelerinde de yaşanmaktadır. Örneğin 2014 yılında 21000 üyesi olan bir sendikanın bugün 6500 üyesi kalmıştır. O tarihte 1400 üyesi olan şubesinin bugün 400 üyesi kalmıştır. 250 delege ile toplanması gereken şube kongresinin zorlamayla 177 delege ile toplantıya çağrılması ve katılan 80 delege ile kongre mümkün olabilmiştir. Tüm bu yaşananlardan gerekli dersler çıkarılmıyor olacak ki;  KESK’e bağlı sendikaların tüm şube yönetim organlarına isabetli yeterli sayıda üye bulunamamasını dert etmekten öte, bir anlamda teferruat olan şube yönetim organlarındaki görev dağılımı ve paylaşımı üzerinden yapay rekabetler yaratılarak durum kurtarılmaya çalışılmaktadır. Geçmiş dönemlerde şeffaf demokratik sendikal birlik içerisinde değişik örgütlenme ve mücadele programları üretip, üretilen programları icra etme iddiasıyla yönetim organlarına aday olma ve seçilme yarışları artık sonlanmıştır. 
     
Kısaca söylenecek olursa; emek hareketi ve toplumsal muhalefetin yaşadığı dağınık ve etkisiz hali içerisinde, kamu emekçileri sendikal hareketinin de tarihsel bir döneminin daha sonuna gelinmiştir.

Mevcut tabloda KESK ve bağlı sendikaların büyük kongreleri, tarihi son bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. İçinde bulunulan durum; yeniden kuruluş iradesi ve anlayışı ile seçme seçilme ve temsil ilişkisinden bağımsız, gerçekliğe uygun halde enine boyuna konuşulmasını tartışılmasını, alınacak kararları yerine getirebilecek yürütmelerinin oluşturulmasını zorunlu hale getirmiştir.